FİLM | | OYUN | VİDEO | RESİM | MÜZİK | FİLM | İNDİR | AŞK | VE DAHASI...

WwW.FoRuMDoSt.EnİyİFoRuM.NeT
 
AnasayfaKapıTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 AtatÜrk, Cumhurİyet Ve TÜrk Kadini (GENİŞ ANLATIM)

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
BiTiRiMcİCaSuS
:) SİTE MÜDÜRÜ :)
:) SİTE MÜDÜRÜ :)
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 162
Yaş : 22
Nerden : FaMiLyA ToKaT
İş/Hobiler : SİTE-METİN2
Lakap : MiNiK
TAKIM :
RÜTBE :
Kayıt tarihi : 10/01/09

MesajKonu: AtatÜrk, Cumhurİyet Ve TÜrk Kadini (GENİŞ ANLATIM)   C.tesi Şub. 14, 2009 6:19 pm

"Hukukta idare-i maslahat ve hurafelere dayanmak milletleri
uyandırmaktan men eden en ağır bir kabustur. Türk milleti üzerinde
kabus bulundurmaz."
****** bu sözleriyle sadece Osmanlı Hukuk Sistemi'ne olan
inançsızlığını ifade etmekle kalmamış, aynı zamanda modern Türk
hukukunun temel öğesinin ne olması gerektiğini de belirtmiştir. İşte bu
temel öğe dogmacılığın etkisiz kılınması ile birlikte modern Batı Hukuk
Sistemi'nin benimsenmesidir.
Bu incelemede, birinci bölümde ****** hukuk devriminin Türk aydınlanma
devrimi içindeki yerini saptamaya, hukuk devrimi öncesi ve sonrası
hukuk sistemlerimiz arasındaki farklılaşmayı ortaya koyarak, devrimin
oluşum sürecini ve temel öğelerini açıklamaya, dünya tarihindeki diğer
önemli hukuk devrimleriyle Türk hukuk devrimini karşılaştırmaya ve
sonuçta ******'ün hukuk devrimi ile ülkesine neler kazandırmış
olduğunu araştırmaya ve açıklamaya çalışacağım. İkinci bölümde ise
******'ün kadına verdiği önem ve Türk kadınının haklarına kavuşması
incelenecektir.
****** eski hukuk sisteminin Osmanlı Devleti'ni gerileten en önemli
öğe olduğunu düşünüyor ve toplumdaki genel anlayışın yeniden
biçimlenerek hızlı bir gelişmeye yol açabilmesi için hukuk alanında
mutlak bir değişikliği gerekli görüyordu. Üstelik bu değişiklik öyle
büyük çapta olmalıydı ki büyük ölçüde sonuçsuz kalan Gülhane Hatt-ı
Hümayünu'ndan itibaren hukuk alanında süregelen, batı modeline uygun,
sonuçsuz ve etkisiz girişimlerden ayrılabilmeliydi. Gerçekten de
toplumun yeni bir düzene kavuşabilmesi için, tebeasına ümmet değil
yurttaş gözüyle bakan, milliyetçilik esasına dayalı yeni bir devletin
kurulması ve devlet yönetimine laiklik ilkesinin yerleştirilmesi bu
değişiklikleri devrim olarak nitelendirebilmemizi sağlamaktadır.
Kurulu düzeni hemen hemen tamamıyla değişmez bir bütün olarak gören ve
ona karşı gelmeyi hiçbir zaman düşünmeyen bir toplumsal yapı içinde,
******'ün öngördüğü yapılanma ve uygarlık hedefine ilerleyen
atılımlar, tarihte eşine az rastlanır derecede cesur devrimlerdir. Bu
hareketler içinde hukuk devrimi özel bir önem taşır. Tüm ******
devrimlerinin itici gücünü hukuk devrimi oluşturur. Bu hareket
neticesinde Türk hukuku öteden beri ait olduğu dinsel hukuk
çevresinden, Cumhuriyet ve aydınlanma prensibine uygun "Kara Avrupası
Hukuk Sistemi"ne geçmiştir.
Türk hukuk devrimi yüzyılımızda benzeri bulunmayan çok önemli bir
uygulamadır. Ünlü tarihçi Toynbee Türk hukuk devrimini batı
dünyasındaki Rönesans, Reform, Fransız Devrimi ve Endüstri Devrimi
çapında önemli bir hareket olarak görmekte; ancak bir farkı önemle
vurgulamaktadır: "Bu devrim, bir insanın yaşamı süresinde
gerçekleştirilmiştir [1],."
Batı Avrupalı hukukçular, Türkiye'deki toptan benimseme olayını, hukuk
tarihinin en önemli olaylarından biri olarak nitelemişlerdir.
Kont-Costrorog'a göre:
"Türkiye Cumhuriyeti tarafından Avrupa hukukunun kabulü, Orta Doğu
tarihinde 14 yüzyıldan, yani İslam dininin kabulünden bu yana görülen
en önemli olaylardan biridir".
İsviçreli hukukçu Sauser-Hall , "Türkiye'de Avrupa Hukuklarının
Benimsenmesi" adlı eserinde şu satırları yazmıştır: "Türkiye'de
yapılmış olan reformlar bütün olarak ele alındıklarında şaşırmamak
olanaksızdır. İslam devletlerinin en güçlüsü, bin yıl geçmişe varan
töreleri, altı aylık bir sürede yürürlükten kaldırıyor. Tarih hiçbir
ülkede bu kadar köklü ve ani bir değişikliği örnek gösteremez. Bir
ülkede ve bir toplum üzerinde yapılmış bundan daha cesur bir deneyim
yoktur."
Bilindiği gibi Osmanlı hukuk sisteminin dayandığı İslam Hukuku,
temelini Kuran'da, Hadislerde, İcma-ı Ümmet ve Kıyası Fukuha'da
bulmaktadır. Bu sebeple İslam hukuk sistemlerinde devletin tanıyıp
kabul edeceği kurallar hiçbir surette yukarıda saydığımız hukuk
kaynaklarının hükümlerine aykırı olamaz. Öte yandan laik ve demokratik
batı hukukunda hukukun temel kaynağı milli iradedir ve bu irade
milletçe oluşturulmuş, anayasal kurallar çerçevesinde geçici sürelerle
seçilmiş parlamentolar tarafından temsil olunur. Çağdaş hukuk
zihniyeti, hukuk kuralları oluşturulurken üstün insanî ve hukukî
değerler ile toplumun o günkü ve gelecekteki ihtiyaçlarının göz önünde
bulundurulmasını gerektirir. Oysa dini hukuk sistemlerinde kanunların
hazırlanışında bu değerlere bakılmaz, zira egemenliğin sahibi olan
Allah aynı zamanda en büyük kanun koyucudur.
Dini değer yargıları, toplumun bilincinde ve gündelik yaşantısında
önemli bir etkendir. Bu somut gerçeğin yanında, dini temele dayalı
hukuk sistemlerinin tamamının yine ölümlü insanlar eliyle hazırlandığı
da ayrı bir gerçektir. Pratikte insan oğlunun eseri olan tüm dini hukuk
sistemleri "ilahiyat" aldatmacası arkasına sığınarak kendilerine
devamlılık ve tartışılmazlık sağlarlar. Burada anlatmak istediğim,
sosyal yaşamı düzenlemekle yetinen Kuran'ın dışında somut ve
tartışmasız hiçbir kaynağı olmayan İslam hukuk sisteminin, deniz
ticareti ya da örneğin trafik düzenlemeleri alanında içereceği hukuk
kurallarının ilahi olamayacağıdır.
Bu tespitin 20. Yüzyılın başlarında ****** tarafından yapılması takdir
edilebilirse de, ******'ü ölümsüz kılan, tespitin gereğini yerine
getirebilmiş, cehalet ve hileyle olan savaşı kazanmış olmasıdır. Bu
yüzdendir ki, Türk hukuk devriminin diğer bir adı ****** hukuk
devrimidir ve yine bu yüzden Türk hukuk devrimi, Türk aydınlanmasının
lokomotifidir.

I- HUKUK REFORMU

A) TÜRK HUKUK DEVRİMİNİN NEDENLERİ VE OLUŞUM SÜRECİ

1- 1- 1- 1- HUKUK DEVRİMİNE OLAN GEREKSİNİM

Bütün devrimlerde değiştirilmesi gereken ilk öğe hukuk sistemidir.
Hukuk değişikliğiyle başlayan devrim, kapsamlı bir kültür değişikliğine
yol açarsa başarı kazanmış sayılır. Eğer kültür değişikliği
isteniyorsa, hukuk öğesi hiçbir zaman olduğu gibi kalamaz.
Türk hukuk devriminde de itici gücü hukuk devrimi oluşturmaktadır. Türk
hukuk devrimi olmaksızın bir Türk aydınlanma devriminden söz edilemez,
çünkü o Türkiye'de çağdaşlaşma kavramına dayanak getirmektedir. O
halde, hukuk devrimi hangi somut amaçlarla bu çağdaşlaşmanın, yani Türk
aydınlanmasının temelini oluşturmuştur ?
Laikleşmek; ******, beşeri ve dünyevî egemenliğin, idare edende veya
metafizik güçlerde değil, idare edilende olması gerektiğini biliyordu.
Bunu sağlayabilmenin yolu da kaynağını akıl ve toplumun ihtiyaçlarının
oluşturduğu laik hukuk sistemini kabul etmekten geçiyordu. Dolayısıyla,
laik hukuk sistemine geçebilmek için, akılcı ve gerçekçi batı hukuk
sisteminin benimsenmesi kaçınılmazdı.
Eski hukukun gereksinimlere cevap verememesi; Tanzimat'tan beri İslam
Hukuku'yla Batı Hukuku'nun birlikte yürütülmeye çalışılması,
uygulamada, vatandaşlar arası eşitliğin bozulmasına, ayrıcalıklı zümre
ve sınıfların oluşmasına ve dolayısıyla adalete olan inancın
sarsılmasına yol açmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında, yeni bir
hukuk düzeni kurmak için İhzar-ı Kavanin komisyonları kurulmuş, ancak
1926 yılına kadar çalışan bu komisyonlardan olumlu bir sonuç
alınamamıştır. Bu yüzden ******, eskisinden tamamıyla farklı yeni bir
hukuk düzenini benimseme yoluna gitmiştir.
Hukuk birliğinin sağlanması; Türkiye'deki gayrı müslimler, Fatih Sultan
Mehmet'ten beri cemaat hukuklarına tâbi idiler. 1926 yılında batı
kaynaklı Ceza ve Medeni Kanunları'nın benimsenmesiyle birlikte,
Türkiye'de yaşayan gayrı müslimler de aynı hukuka tabi olmuşlar ve
böylece hukuk birliği sağlanmıştır. Esasen, vatandaşlar arasında dinsel
bir ayırım gözetmeyen laik Cumhuriyet'in aksi bir uygulamayı sürdürmesi
tutarsızlık olurdu.
Siyasi nedenler; yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin batıyla bütünleşme amacı,
batı hukukunu benimsememizdeki önemli etkenlerden biridir. Çünkü, bu
sayede kısmen de olsa batı ile ortak değer yargılarına sahip olunacak
ve toplumlar birbirlerine yaklaşacaktı. Bu yüzdendir ki, Türk hukuk
devriminin aynı zamanda bir kültür devrimi olduğunu da söyleyebiliriz
[2].


2- BATI KANUNLARININ BENİMSENMESİ

Yabancı hukukun benimsenmesi (reception, réception, Rezeption) ile,
belirli bir hukuk düzeninde gelişen bir hukuki kurum, kavram ya da
olgunun veya bunların tümünden oluşan bir bütünün, istenerek, başka bir
hukuk düzenine alınması anlaşılır. Benimsemenin başlıca özellikleri,
benimsenen hukuk olgusunun benimseyen ülke tarafından istenerek alınıp
aktarılması ve benimsenen hukukun ana yurdu ile benimseyen ülke
arasında iki yanlı bir ilişkinin bulunmasıdır.
Türk aydınlanma devrimi benimseme hareketi, yabancı bir hukuk düzeninin
tüm olarak alınıp benimsenmesi niteliğindedir. Bu toptan benimsemeden
ötürü Türkiye'deki Cumhuriyet sonrası benimsemeleri bir hukuk devrimi
niteliği taşımaktadır.
1926 yılı ve takip eden dönemlerde Medeni Kanunun, Ceza ve Usul
Kanunlarının ve Ticaret Kanununun metin olarak batılı ülkelerden
iktibas edilmiş olması, hukukta geleneksel doğu yaklaşımından çağdaş
yaklaşıma geçilmesini ve bu konudaki kararlılığı ifade eder. Batı hukuk
sistemi Türk aydınlanması için amaçtan çok, uygarlık yolunda bir
araçtır. Bu bağlamda, batılılaşma da tek başına amaç değil, tüm
ilkeleri ile birlikte, sistemli olarak ulusal kalkınma ve aydınlanmanın
bir aracıdır. Bu nedenledir ki, batı kanunları benimsenirken körü
körüne bir teslimiyet uygulanmamış, amaç doğrultusunda ilerleme daima
sürmüştür. Bunu en çarpıcı örneği, bir çok batı demokrasisinden çok
daha önce, Türkiye Cumhuriyeti'nin kadınlara siyasi haklar tanımış
olmasıdır. Nitekim, Türk kadınlarına 1933 yılında köy ihtiyar heyetleri
ve 1934 yılında da milletvekili seçimlerinde, seçme ve seçilme hakkı
tanınmıştır.
****** hukuk devrimi toptan benimseme hareketi ile birlikte benimsenen batı kanunları şunlardır:
Cumhuriyet'in ilk yıllarında, Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu üzerine
çalışmalar yapması üzere iki komisyon kurulmuştur: Ahkam-ı Şahsiye ve
Vacibat. Ancak komisyonların hazırladıkları tasarılar ile devrimlerin
bağdaşmadığına inanan Cumhuriyet Hükümeti İsviçre Medeni Kanununun ve
Borçlar kanununun, bazı değişikliklerle, bütün olarak alınıp
benimsenmesine karar verdi ve her iki Kanun da 4 Ekim 1926 tarihinde
yürürlüğe girdi.
Türk Ceza Kanunu, 1889 tarihli İtalyan Ceza Kanununun benimsenmesiyle, 1 Mart 1926 tarihinde kabul edilmiştir.
Ticaret Kanunu 29 Mayıs 1926 tarihinde kabul edilmiş ve 4 Ekim 1926
tarihinde yürürlüğe girmiştir.1850 tarihli Kanunname-i Ticaret'in
yenilenmesi amacıyla 1916 yılında hazırlanan bir projeden
esinlenilmiştir.
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, Neuchatel Kantonu Hukuk Usulü Kanunu
örnek alınarak hazırlanmış ve Ekim 1927'de yürürlüğe girmiştir.
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, 1877 tarihli Alman Ceza Muhakemeleri
Usulü Kanunu örnek alınarak hazırlanmış ve 20 Ağustos 1929 tarihinde
yürürlüğe girmiştir.
Deniz Ticareti Kanunu, Alman Hukukundan esinlenilerek hazırlanmış ve 13 Mayıs 1929 tarihinde kabul edilmiştir.
İcra ve İflas Kanunu, İsviçre'deki İcra ve İflas Kanununun benimsenmesi
yoluyla hazırlanmış ve 4 Eylül 1932 tarihinde Yürürlüğe girmiştir.
******'ün hukuk devrimini, sadece batı kanunlarının benimsenmesi
olarak algılamamak gerekir. Zaten benimseme yöntemi bir devrim hareketi
için yeterli olamazdı. Ülkemizde yabancı kanunların benimsenmesi
yöntemine 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlanmıştı. Ancak bu
hareketleri inkılap olarak nitelendiremiyoruz, çünkü ****** hukuk
devriminden farklı olarak zihniyet ve yaklaşım değişikliği yoluna
gidilmemiştir. Tanzimat Dönemi'ndeki kanunlaştırma hareketi, Batı
Avrupa'daki kanunlaştırmaların nedenlerinden farklı nedenlere dayanır.
Batı Avrupa'da kanunlaştırma hareketinin kaynağı olan " Doğal Hukuk "
akımı, akılcı felsefe, hukuki güvenliğin sağlanması gibi etkenlerin
yerine siyasal ve ekonomik etkenlerin Osmanlı Devleti'ndeki
kanunlaştırma hareketi üzerinde etkili olduğu görülmektedir [3].
****** hukuk devriminin temelinde Tanzimat Dönemi benimseme
hareketlerinden farklı olarak dogmacılığın etkisiz kılınması ile milli
egemenlik ve laiklik ilkeleri bulunmaktadır. Böyle olunca hukukun ilham
alacağı tek kaynak hayat ve onun gereksinimleri olmuştur. Dolayısıyla
üstün hukuk ilke ve esaslarının benimsenmesi yoluyla çağdaş hukuk
zihniyeti kabul edilirken, Doğal Hukuk akımı, akılcılık ve hukuki
güvenliğin sağlanması gibi etkenler de ilham kaynağı olmuştur.

B) ATATÜRK HUKUK DEVRİMİ'NİN TEMEL İLKELERİ

1- 1- 1- 1- HUKUKUN DOGMALARA DAYANMAMASI

****** hukuk devriminin temel taşı, mevzuatta ve uygulamada çağdaş
batı hukuk anlayışının benimsenmesi olmuştur. Bu anlayışın başlıca
ilkesi, hukukun dogmalara dayanmamasıdır. Böyle olunca, hukukun ilham
alacağı kaynak sadece hayat ve onun gerektirdikleri olacaktır ve bunun
içinde medeni ülkelerce kabul edilmiş üstün hukuk ilke ve ölçülerine
uymak gerekmektedir.
Çağdaş hukuk zihniyeti yazılı hukuk kuralları meydana getirirken, üstün
hukuki ve insani değerler ile toplumun o günkü ve ileriye yönelik
ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmayı gerektirir. Mevzuatın toplumun o
günkü ve geleceğe yönelik ihtiyaçlara göre düzenlenmesi ve zaman içinde
değişmesi bu zihniyetin gereğidir. Bu sayede, hukuk kurallarının
dogmalara bağlı olması engellenerek, hukukta dinamizm sağlanmış
olacaktır [4]. Zaten, çağdaş ülke hukuklarında ortak olarak,
milletlerarası hukuk belgelerinde, insan hakları bildiri ve
sözleşmelerinde açıkça belirtilen üstün ilke ve kavramlar
bulunmaktadır. O halde, uygar olduğunu iddia eden tüm ülkeler,
dogmaları bir kenara bırakarak, bu ilke ve kavramlara uyacaklardır.
******, hukuk devrimi sırasında, dogmaların etkisiz kılınması
konusunda hiçbir taviz vermemiş ve Türk hukuk sisteminin, çağdaş batı
hukuk sistemlerinde olduğu gibi toplumun ihtiyaçları doğrultusunda
gerekli olan yeniliklere açık bir hale gelmesini sağlamıştır. İşte
Tanzimat Dönemi benimseme hareketleri ile ****** hukuk devriminin
arasındaki temel fark, bu zihniyet farklılığıdır. 1856 yılında Fransız
Ceza Kanunu Osmanlı Devleti tarafından Ceza Kanunname-i Hümayunu olarak
kabul edildiğinde, daha birinci maddede "her halde Ahkam-ı Şer'iye'nin
mahfuz bulunduğu" belirtilmiş ve böylece, benimsenen batı hukuk
zihniyetini reddeden bir hüküm kanunda yer almıştır. Oysa ******'ün
hukuk devriminde bu tür tavizlerin reddolunması başlıca prensiplerden
biridir.

_________________


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://forumdost.eniyiforum.net
BiTiRiMcİCaSuS
:) SİTE MÜDÜRÜ :)
:) SİTE MÜDÜRÜ :)
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 162
Yaş : 22
Nerden : FaMiLyA ToKaT
İş/Hobiler : SİTE-METİN2
Lakap : MiNiK
TAKIM :
RÜTBE :
Kayıt tarihi : 10/01/09

MesajKonu: Geri: AtatÜrk, Cumhurİyet Ve TÜrk Kadini (GENİŞ ANLATIM)   C.tesi Şub. 14, 2009 6:19 pm

2- 2- 2- 2- ATATÜRK HUKUK DEVRİMİ VE MİLLİ EGEMENLİK

****** hukuk devriminin, hukuk sisteminin temeli yönünden yaptığı en
önemli değişiklik, milli egemenlik kavramının hukukun temeli olarak
kabul edilmiş olmasıdır. Çağdaş Cumhuriyet hukukuna karakterini veren
temel kavram milli egemenliktir. Gerçi 1876 yılında devleti hukuka
saygılı hale getirmek amacıyla bir Anayasa hazırlanmıştı. Hukuk devleti
kavramının yerleşmesi açısından bu hareketin önemi göz ardı edilemez.
Fakat aşağıda sayacağımız hükümleri itibariyle bu Anayasa milli
egemenlik ilkesine dayanmıyordu :
4. Madde: Zat-ı Hazret-i Padişahi hasbel hilafe dini İslam'ın hamisi ve bilcümle tebea-yı Osmaniye'nin hükümdar ve padişahıdır.
7. Madde: "Hukuk-u Mukaddese-i Padişahi Ahkam-ı Şeriye ve Kanuniye'nin icrası"nı içermektedir.
8. Madde: Dinsel davalar Şeriye mahkemelerinde, askeri davalar askeri mahkemelerde görülür.
Bu hükümler göstermektedir ki Ahkam-ı Şer'iye'ye uygunluk Kanun-i
Esasi'ye göre hukukun temel ilkesi olmakta devam etmektedir. İşte
Cumhuriyet ile birlikte hukuka temel teşkil edecek ana kavram
değiştirilmiş ve bu sayede gerçek anlamda bir hukuk devriminin yolu
açılmıştır.
Egemenliğin hukukta iki görünüşü vardır: Dış egemenlik devletin
bağımsızlığını, diğer devletlerle olan eşitliğini ifade eder. İç
bakımdan egemenlik ise devletin ülke sınırları içinde en üstün, hiçbir
kurumla paylaşılmayan, devredilmeyen, kayıtsız ve şartsız, zaman
aşımına uğramayan iktidarını ifade eder. Ancak bu iktidar keyfi
değildir; hukuk kurallarıyla ve başta Anayasa ile kayıtlıdır.
Egemenliğin tek, meşru kaynağı ve sahibi millettir. Böyle olunca,
yöneticiler ancak iktidarı kullanmak yetkisine sahip olabilirler.
Ülkemizde İstiklal Savaşı ile birlikte milli egemenlik kavramı ortaya
çıkmış ve 20 Ocak 1921'den itibaren yürürlüğe giren bütün Anayasa
niteliğindeki metinlerde milli egemenlik anlayışı hakim olmuştur.

3- 3- 3- 3- ATATÜRK HUKUK DEVRİMİ VE LAİKLİK

Toplumsal yaşamı din ve bilim olmak üzere iki farklı biçimde
algılayabiliriz. Bunlar mutlaklık iddiasında bulunmadıkça, birbirlerini
ortadan kaldıran alanlar değildir. Ancak dinin evreni algılamadaki
mutlak tekelci yaklaşımı yüzünden bilim uzun süre dinin etkisi altında
kalmıştır. Evrenin ve toplumsal yaşamın bilimsel olarak algılanmasıyla
birlikte doğa ve toplum hakkındaki düşüncelerde değişiklik olmuştur.
Toplumun bir kurallar sistemi olarak algılanması , doğa düzeni yanında,
ilkeleri tamamen farklı bir de toplum düzeni olduğunu ortaya koymuştur.
İşte bu keşif toplumda hukuk düzeninin ne olduğu sorusunu doğurmuştur.
Bu soruya getirilen cevap, hukukun daima o toplumun iradesini ifade
ettiği şeklindedir. Bu görüş hukukun kaynağının ilahilikten çıkarılıp
toplumsal kılınması anlamına gelmektedir. Öyleyse laiklik, ifadesini
hukukun kaynağının beşeri kılınmış olması esasında bulmaktadır.
Din ilahi irade olduğu için, toplumsal irade olan hukukun kaynağı
olamaz. Hukukun toplumsal irade olması esasından, hiçbir iradenin
toplumsal iradeden üstün olamayacağı sonucu çıkmaktadır. Başka bir
deyişle, bir toplumda dinin o toplumun iradesini ortadan kaldırıcı bir
özelliği bulunamaz.
Bu somut gerçeğe dayanan ****** devriminin özünde laiklik ilkesi
bulunmaktadır. Laiklik kelime ve metin olarak Teşkilat-ı Esasiye
Kanunu'na 1937 yılında girer. Ancak laiklik daha 1924 Teşkilat-ı
Esasiye Kanunu ile birlikte fiilen uygulanmaya başlanmıştır.1928
yılında devletin dininin İslam olduğu, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin
şeriatı uygulamakla yükümlü olduğu hükümleri ile milletvekilleri ve
Cumhurbaşkanı'nın yeminlerindeki dine atıflar gereksiz fazlalıklar
olarak nitelendirilmiş ve Anayasadan çıkarılmıştır. Bu, din
müessesesinin tamamen reddedilmesi değil, günlük yaşam üzerindeki din
baskısının ortadan kaldırılmasıdır.
Laiklik İlkesi Türk hukuk devrimini oluşturan unsurların sonucunda
ortaya çıkmamıştır. Aksine, bu unsurlar laiklik ilkesinin sonuçlarıdır.
Laikliğin Türk hukuk düzenindeki tanımı ne din ve devlet işlerinin
birbirinden ayrılmasıdır ne de devletin ülkede mevcut olan dinlere
müdahale etmemesi, onlara karşı tarafsız olmasıdır. Laikliğin esas
tanımı egemenliğin kaynağının ilahi olmayıp beşerî olmasıdır.
Dolayısıyla Türk hukukunda dinin kaynak olması söz konusu değildir.
Türk hukuk düzeni, dini, toplum yapısını ve yaşantısını belirleyen bir
unsur olarak değil, fertlerin şahsi bünyelerinde bulunan kişisel bir
müessese olarak ele alır [5].

C) TÜRK TARİHİNDEKİ DİĞER ÖNEMLİ HUKUK HAREKETLERİ İLE TÜRK
HUKUK DEVRİMİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

1- 1- 1- 1- TANZİMAT DÖNEMİ HUKUK HAREKETLERİ

Osmanlı İmparatorluğunda, yabancı kanunların benimsenmesi hareketi
Tanzimat Döneminde başlamaktadır. Bu benimsemeler, gönüllü benimseme
olgusunun tüm özelliklerini yansıtmaktadır [6]. Ne var ki, bu
benimsemeye götüren etkenler arasında, Osmanlı Devleti üzerindeki dış
baskıların da gözden uzak tutulmaması gerekmektedir.
Tanzimat dönemi kanunlaştırmalarında, özgürlük eşitlik ve hukuk
güvenliği gibi ilkeler etkili olmamıştır. Bu kanunlaştırmalarında iki
etkenin önemli rol oynadığı görülür:
Ekonomik etkenler: Endüstri Devrimi sonucunda değişikliğe uğrayan Batı
Avrupa ticari yaşamıyla uyumu sağlamak için hukukun modernleştirilmesi
zorunluluğu ortaya çıkmıştır.
Siyasal etkenler: Batı Avrupa'daki güçlü devletlerin (= Düvel-i
Muazzama) Osmanlı Ülkesindeki çıkarlarını ve özellikle Orta Doğu
ülkelerinde faaliyette bulunan yurttaşlarını güvence altına alma
istekleri, Osmanlı Devleti'ni kanunlaştırmalar yapmaya zorlamalarına
neden olmuştur. Bununla birlikte, iç politikayla ilişkin olarak da,
"tek biçim hukuk uygulamasının sağlanması" isteği de kanunlaştırmalarda
etkili olmuştur.
Tanzimat Dönemi kanunlaştırmaları başlıca iki yönde gelişmiştir:
Yürürlükte olan dinsel hukuk düzeninin modernleştirilmesi: Bunlara
örnek olarak, Ceza Kanunnamesi'ni, Kanunname-i Arazi'yi, Mecelle-i
Ahkam-ı Adliye'yi ve Hukuk-u Aile Kararnamesini gösterebiliriz.
Yabancı kanunların benimsenmesi: Bunlara örnek olarak, 1850 tarihli
Kanunname-i Ticaret'i, 1858 tarihli Ceza Kararnamesi'ni, 1864 tarihli
Ticaret-i Bahriye Kanunnamesi'ni ve 1881 tarihli Usûl-i Muhakemat-i
Cezaiye Kanununu gösterebiliriz. Ancak bu benimsemeler, toptan
benimsemeleri olarak nitelendiremeyiz, çünkü bu kanunlaştırmalar
sırasında, ****** hukuk devrimindekinin aksine, çağdaş batı hukuk
zihniyeti benimsenmemiş, şer'iye kurallarının mahfuz kalacağı ısrarla
belirtilmiştir.

2- 2- 2- 2- CUMHURİYET DÖNEMİ HUKUK ARAŞTIRMA KOMİSYONLARI

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra ilk hukuku düzenleme
hareketleri, "mevcut hukuk düzeninin yenilenmesi" amacına yönelikti ve
batı kanunlarının benimsenmesi düşünülmüyordu. Bu nedenle 1923 yılında
çıkarılan bir talimatname ile, Adalet Bakanlığı'na yürürlükteki
kanunların yenilenmesi amacıyla komisyonlar kurma görevi verilmiştir.
Bu komisyonların çalışmaları sırasında yararlanacakları hukuk
kaynakları da aynı talimatnamede belirtilmişti: Komisyonlar yeni
düzenlemeleri hazırlarken, ilk önce fıkıh hükümlerine dayanacak, ikinci
olarak da diğer uluslarca benimsenmiş hukuki çözüm ve uygulamalardan
yararlanacaktı. Komisyonlara bundan başka, hukuk kavram ve deyimlerini
saptama görevi de verilmişti. Komisyonlar arası çelişmelerde Adalet
Bakanlığı son kararı verecekti.
Bu talimatname ile kurulan Medeni Hukuk Komisyonları iki taneydi: Ahkam-ı Şahsiye ve Vacibat komisyonları
a- Ahkam-ı Şahsiye Komisyonu: Bu komisyon yapacağı düzenlemeler için,
şeri istinatgahın aranacağını belirtmişti. Bu aydınlanma devrimi
zihniyet yapısıyla tamamiyle zıt bir düşünceydi. Bu komisyon, Kişiler
ve Miras Hukuku alanlarında çalışmalar yaptı.
b- Vacibat Komisyonu: 1916 yılında kurulmuş olan Mecelle Komisyonu'nun
benimsediği ilkeleri benimseyerek, "Ahkam-ı Şeriye'ye muhalif
olmayacağını" bildirmiştir.
Ancak bu komisyonlar, ******'ün devrim düşüncesiyle kesinlikle
bağdaşmayan bir zihniyete sahiptiler ve bu nedenle de yenilenmeleri
kaçınılmazdı. 19 Mayıs 1924 tarihli bir talimatname ile komisyonlardan,
çağdaş bir devletin gereksinimlerini karşılayacak nitelikte hukuki
düzenlemeler hazırlamaları isteniyordu. Başka bir ifadeyle, Adalet
Bakanlığı'nın istediği şey, "çok acele hazırlanacak modern kanunlardan
ibaretti."





D) DÜNYA TARİHİNDEKİ DİĞER ÖNEMLİ HUKUK HAREKETLERİ İLE TÜRK
AYDINLANMASI HUKUK DEVRİMİNİN KARŞILAŞTIRMASI

1- AVRUPA AYDINLANMA YÜZYILI HUKUK HAREKETLERİ
Türk aydınlanma devriminin, çağdaş batı uygarlığı seviyesine ulaşıp onu
aşma ideali, Avrupa hukuk sisteminin benimsenmesi gereğini doğurmuştur.
Bugünkü Batı Avrupa hukuk sisteminin sahip olduğu temel ilkeler, büyük
ölçüde Yeni Çağ ile birlikte Avrupa'da egemen olan Doğal Hukuk
anlayışının ürünüdür. Dolayısıyla, ******'ün hukuk devriminde de Doğal
Hukuk anlayışının hakim olması kaçınılmazdır.

a)Doğal Hukuk

Avrupa Aydınlanma Çağı Doğal Hukuk anlayışında hukuk, tanrısal bir
temele değil, insan aklına dayalı bir temele ilişkin olarak açıklanmaya
çalışılmıştır. Yeni çağ ile birlikte felsefe, bilim, sanat, politika ve
hukukun dinin otoritesinden kurtulmasının sonucu olan bu kökten
değişiklik, Türk Aydınlanması Hukuk Devrimi'nde de kendisini
göstermektedir. ****** Hukuk Devrimi'nde Doğal Hukuk anlayışının
etkili olması tesadüfi değildir. Kara Avrupası hukuk sisteminin kabul
edilmiş olması ve batılı ülkelerin kanunlarının benimsenmesi bu
etkileşimin başlıca nedenleridir.

_________________


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://forumdost.eniyiforum.net
BiTiRiMcİCaSuS
:) SİTE MÜDÜRÜ :)
:) SİTE MÜDÜRÜ :)
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 162
Yaş : 22
Nerden : FaMiLyA ToKaT
İş/Hobiler : SİTE-METİN2
Lakap : MiNiK
TAKIM :
RÜTBE :
Kayıt tarihi : 10/01/09

MesajKonu: Geri: AtatÜrk, Cumhurİyet Ve TÜrk Kadini (GENİŞ ANLATIM)   C.tesi Şub. 14, 2009 6:19 pm

b)Doğal Hukukun ve ****** Hukuk Devriminin Temel Prensipleri

Uygarlıkların ve kültürlerin varlıklarını sürdürebilmesi ve gelişmesi
düzene, özellikle de hukuk düzenine bağlıdır. Bunun için düzen,
adaletin gerçekleşmesinin dahi ön koşuludur; "Adalet ve barış
kucaklaşmışlardır" sözü, bu anlamda bir gerçeği deyimler.
Ancak her düzen sağlayan hukuk sisteminin olması gerekenle ilgili
anlamda adaletli olduğunu söylemek yanlış olur. Düzen sağlayan ve
pratik ihtiyaçlara cevap veren bir hukukun, sırf bu nedenle adaletli
olduğu söylenemez. Böyle bir hukukun adaletli olabilmesi için, ayrıca
içeriğinde adalet düşüncesinin (doğal hukuk ilkelerinin) gereklerini de
yerine getirmesi zorunludur.
İşte Cumhuriyet öncesi Türk hukuk sistemi, özgürlük, barış, eşitlik ve
hukuk güvenliği gibi doğal hukuk ilkelerinden yoksun oluşundan ötürü,
düzen sağlayan ve pratik ihtiyaçlara cevap veren bir hukukun ötesine
geçememiş ve adaleti sağlayamamıştır.
Doğal Hukuk'un ve ****** hukuk devriminin temel prensiplerini, insanın
bireysel ve toplumsal yanına ilişkin prensipler olmak üzere iki kısımda
inceleyebiliriz:
Bireysel yanına ilişkin prensiplere bakacak olursak; ****** hukuk
devriminin ve Doğal Hukuk anlayışının benimsediği temel ilkelerin
başında düşünce özgürlüğü ilkesi gelmektedir. Düşünce ile
ulaşılabilecek gerçek, en yüksek değerlerden biridir. O halde
düşünceleri serbestçe deyimleyebilme özgürlüğünün sağlanmadığı bir
hukuk sistemi doğal hukuk anlayışıyla ve dolayısıyla ****** hukuk
devrimi ile de bağdaşamaz.
Doğal hukuk anlayışına göre bireyin ahlaken doğruyu
gerçekleştirebilmesi ve dolayısıyla da sağlam bir toplumsal yaşama
kavuşabilmesi için düşünce özgürlüğü ile birlikte vicdan özgürlüğünün
de tanınması zorunludur. Bu nedenle, ******'ün hukuk devriminde de
insan onuruna saygılı ve adaletli bir hukuk düzeninin sağlanabilmesi
amacıyla vicdan özgürlüğü temel ilkelerden birisi olmuştur.
Hukuk düzeni, sırf düzen olmakla, insanlar arası ilişkilerde barışı
sağlayabilir. Koyduğu yasaklar aracılığıyla bir toplum içinde
bireylerin saldırıya uğramadan, bir arada yaşayabilmelerini mümkün
kılmaktadır. Ancak hukukun barışı korumak için kurduğu düzen, tamamıyla
çatışmasız bir düzen anlamına gelmez. İşte Doğal Hukuk anlayışında ve
****** Hukuk Devrimi ile benimsediğimiz hukuk sisteminde, hukuka düşen
görev bireylerin veya grupların sahip oldukları gücü sınırlandırarak
toplum yaşamında gittikçe gelişen bir denge durumu sağlamaktan
ibarettir.
Toplumsal yanına ilişkin prensiplere gelince ; Hukuk düzeni biçimciliği
gereği, yalnızca dış görünümleri ele alıp birey olanı ayırmakla bir
eşitlik meydana getirir. Eşitlik de adaletin özü olduğuna göre, hukukun
sadece düzeni sağlamakla adaleti de yerine getirmiş olduğu iddia
edilebilir.
Ancak bununla birlikte, bir düzenin toplum içindeki ırk ve sınıflar
arasında ayırım yapması olanağı da vardır. Anayasalarda belli eşitlik
güvencelerinin yer alması da bu olanağı doğrulamaktadır. Bu olanağın
gerçekleşmesi durumunda, düzenin biçimciliği gereği sağladığı eşitlik
sadece o ırk ya da sınıfın bireyleri arasında söz konusu olur.
O halde, düzenin biçimciliği gereği sağlayacağı eşitlik yeterli
olmayıp, ayrıca adaletli bir düzenin niteliği olan, toplumdaki
bireylerin tümünü kapsayan bir eşitliğe de ihtiyaç vardır.
Üstelik genel de olsa, biçimciliğin sağladığı eşitlik aritmetik bir
eşitliktir. Böyle bir eşitlik insanlar arası her ilişkide gözetilecek
olursa, sonunda bizzat düzenin ortadan kalkmasına yol açar. Bunun
içindir ki, herhangi bir bakımdan bireylerin ve ilişkilerin
eşitlenmesi; ancak eşit olan ilişki ve durumların eşit işleme tabi
tutulması zorunludur.
İşte ******'ün hukuk anlayışındaki eşitlik prensibini de bu şekilde
anlamak gerekmektedir. Yani, eşitlik aritmetik ve biçimsel değil, ama
toplumun bütün bireylerini kapsayacak bir nitelikte olmalıdır.
Hukuk düzeninin güvenilir olması, bireylerin her türlü saldırıya karşı
güven altına alınmaları için zorunludur. Hukuk güvenliğinin tam
anlamıyla sağlanabilmesi bazı koşullara bağlıdır:
Birinci koşul, hukukun yürürlük kazanmış hukuk yani pozitif hukuk
olmasıdır. Her durumda neyin doğru ya da adaletli olduğu tartışması bir
yana bırakılarak, neyin hukuka uygun olduğu saptanmalıdır. Toplum
düzeni bireylerin adalet tartışmalarına feda edilirse en adaletli norm
bile anlamsız hale gelir.
İkincisi hukuk çok esnek kavramlara dayanmamalı, hakime geniş takdir
yetkisi bırakmamalı ve hile ile anlamı değiştirilmeye elverişli
olmamalıdır.
Üçüncüsü hukukun sürekliliğini koruması gereğidir. Bazen sosyal
yaşamdan gelen ihtiyaçlar, bir hukuki düzenlemenin değiştirilmesini ya
da ortadan kaldırılmasını gerekli kılabilir. Ancak hukuk bugün dün
olduğu gibi, yarın da bugün olduğu gibi yürürlükte olmalı; hukuk, hukuk
olarak kalmalıdır. Çünkü ancak, hukuk sürekli olduğu zaman kendisine
güvenilir ve önceden kestirilebilir.
****** hukuk devriminin getirmiş olduğu en önemli değişikliklerden
biri de hukuk devleti anlayışının benimsenmesidir. Bu sayededir ki,
hukuka bağlı, devletin gücünün amacı ve kullanma şekilleri belirlenmiş,
modern Türkiye Cumhuriyeti meydana getirilmiştir.
Hukuk devleti, eski polis devletinin ve günümüzde totaliter devlet
denilen rejimin zıddıdır. Totaliter devlet anlayışında, devlet
adamlarının yetkileri sınırsızdır ve kontrole tâbi değildir. Oysa hukuk
devletinde, Devletin kudreti sınırlandırılmış ve devlet tasarrufları
kanunlara tâbi tutulmuştur. Yasaların, kişi, sınıf, zümre ve benzeri
ayırımları tanımaksızın, herkes üzerinde etkin ve baskın olması
sistemin temel prensibidir.
Hukuk devleti, bireyleri güç karşısında korumak üzere kurmuş olduğu
koruma önlemleri sistemine, bu yoldaki sınırlandırmalara bizzat
kendisini de sokan, yasalara bağlı kalan devlettir. Bu bağlılığı
sağlayabilmek, sosyal güvenliğin ve dolayısıyla sosyal adaletin de ilk
koşuludur. Bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin sosyal bir hukuk devleti
olmasının temelinde Türk aydınlanması hukuk devrimi bulunmaktadır.



.








II- KADIN HAKLARI

Ulu önder ******’ü diğer liderlerden üstün kılan özelliklerden biri de
, ****** inkılapları çerçevesinde kadına verdiği önemdir.
******, erkeğe olduğu gibi kadına da insancıl bir açıdan yaklaşarak,
kadının da medenî, siyasî ve kültürel haklarda erkek ile eşit
tutulmasını sağlayacak çağdaş atılımlar gerçekleştirmiştir. Çağdaş bir
toplum olabilmenin ve çağdaş bir hukuk devleti kurmanın ilk şartı,
kadının da bir vatandaş ve özgür bir insan olarak haklarını tanımak ve
saygı göstermekti. Zira kadın ve erkek, insan kavramını birlikte
oluşturmakta ve bu kavrama birlikte bir anlam kazandırmaktaydı. Bu
anlayışla hareket eden ******, Türk kadınına asırlardan beri ihmal
edilen sosyal ve siyasal haklarını kazandırmıştır. Türk halkının
varoluşunu belirleyen Kurtuluş savaşı öncesi ve süresince, Türk
kadınının özverili katkılarını çok iyi değerlendiren büyük insan
****** , kadına kazanmayı hak ettiği haklarını vererek , onu, özlemini
duyduğu toplum içindeki saygın statüsüne getirmiştir.
****** , siyasal ve sosyal hakların kadın tarafından kullanılmasının,
insanlığa mutluluk ve saygınlık sağlayacağı için gerekli olduğuna
inanmaktaydı. Türk kadınının dünya kadınlığına elini vererek barış ve
güvenliği için çalışmasını istiyordu. Türk toplumunun yarısı kadındır
ve ünlü filozof J. Stuart Mill’in de dediği gibi, “Bir uygarlığın
seviyesini ölçmek için, o toplumdaki kadınların hayatına bakmak
yeterlidir [7].”
****** ‘ün hayatındaki yoğunluk, özellikle askeri, siyasi ve ekonomik
savaşların verdiği ruhsal, bedensel ve zamansal baskı düşünülürse,
O’nun kadın ve kadın haklarına gösterdiği ilgi ve bu alandaki özverili
uğraşları sadece “çağdaşlık”, “gelecek”, “önsezi” ya da “aklıselim”
gibi sözcüklerle açıklanamaz. ****** ‘ün kadınlara ve kadı haklarına
verdiği önem, vurguladığı saygı, O’nun özümsenmiş kişiliğinde, çocukluk
döneminde ve annesiyle olan ilişkilerinde gerçek temelini bulmaktadır.
Annesi Zübeyde Hanım’ın ve kardeşi Makbule Hanım’ın , küçük M. Kemal
üzerindeki aile kavramından gelen etkisi ve Osmanlı’nın ataerkil aile
düzenine rağmen kadının aile işçindeki özellikle çocukları üzerindeki
nüfuzu düşünülürse, ****** ‘de daha sonra inkılaplar şeklinde
kendisini gösterecek pek çok reformun temel nedeni daha açık-seçik
şekilde ortaya çıkabilir [8].
Büyük ****** ‘ün yarattığı inkılabın tek ve ana amacı ve
uygulamalardaki stratejisinin asıl fikrinin, “Milletimizi çağdaş
uygarlık düzeyinin üzerine çıkarmak.” Olduğunu biliyoruz. O, bu amaçla
giriştiği bir seri operasyonda, gerçekleştirdiği bütün inkılaplarda
daima önceliği Türk kadınına vermiştir. Kadınımızın kültür düzeyini
yükseltmeyi, evinin içinde ve dışında sahip olması gereken ve layık
olduğu bütün hakları kendisine teslim etmeyi ve onu, her yönüyle
çağdaşı olduğu diğer ülkeler kadınlarının da üzerinde görmeyi
arzuladığı bir gerçektir.

_________________


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://forumdost.eniyiforum.net
BiTiRiMcİCaSuS
:) SİTE MÜDÜRÜ :)
:) SİTE MÜDÜRÜ :)
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 162
Yaş : 22
Nerden : FaMiLyA ToKaT
İş/Hobiler : SİTE-METİN2
Lakap : MiNiK
TAKIM :
RÜTBE :
Kayıt tarihi : 10/01/09

MesajKonu: Geri: AtatÜrk, Cumhurİyet Ve TÜrk Kadini (GENİŞ ANLATIM)   C.tesi Şub. 14, 2009 6:20 pm

B) KURTULUŞ SAVAŞI VE TÜRK KADINI

Kurtuluş Savaşı, stratejistlerin deyimi ile bir “Topyekûn Savaş”tır. Dünya üzerinde
kadın, erkek, çoluk-çocuk, yaşlı ve genç bütün insan gücü ile topluca
yönetilen, bütün ekonomik kaynakların bir elden kullanıldığı bir modern
savaştır. Topyekûn savaş, kadın ve erkeği bir düzeyde görür ve
kullanır.
Ulu önder ****** , Kurtuluş Savaşı ‘nı yönetirken güç aldığı Türk
kadınını ve Türk anasını hiç unutmamış, vefa duygusunu daima
belirtmiştir. 21 Mart 1923’de Konya’da Kızılay’ın kadın kollarına şöyle
hitap eder :
“Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde Anadolu köylü kadınının
fevkinde kadın mesaisi zikretmek imkanı yoktur. Erkeklerimizin teşkil
ettiği ordunun hayat menbalarını kadınlarımız işletmiştir. Memleketin
varlığının nedenlerini hazırlayan kadınlarımı olmuş ve kadınlarımız
olmaktadır. Kimse inkar edemez ki, bu harpte ve ondan evvelki harplerde
milletin yaşam yeteneğini tutan hep kadınlarımızdır. Çift süren,
tarlayı eken, ormandan odun, kereste getiren, mahsulatı pazara
götürerek paraya çeviren, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün
bunlarla beraber, sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla, yağmur
demeyip, kış demeyip, sıcak soğuk demeyip cephenin mühimmatını taşıyan
hep onlar, hep o ulvî ve fedalâr, o ilahi Anadolu kadınları olmuştur.
Binaenaleyh, bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı şükran ve
minnetle ebediyen taziz ve takdis edelim [21] .”
Bu sözler, yalnız bir gönül borcu ve minnetin belirtisi değildir.
Geçmişimizden gelen, kadın-erkek ayrımının da yok edilmesi kararının
kesin ifadesidir. ****** ‘ün yaşamı boyunca övdüğü ve övündüğü Türk
kadınının Kurtuluş Savaşı ‘nda yaptığı kahramanlıklardan bazı
örneklerden burada söz etmekten yarar vardır.
Türk kadını , Türk Silahlı Kuvvetleri’nde hizmete elindeki silahla ve
gönüllü olarak, dövüşerek ve kan dökerek , şehitler vererek girmiş ve
analık göreviyle beraber bu görevini de en zor koşullar içerisinde
başarmıştır.
Bu geri hizmetlerin dışında elinde silahı, cephelerde gerilla savaşı
yapan birçok Türk kadını vardır. 1919’da Yunanlılar Aydın’a girerken
bir anne tüfeğini kapar, ileri atılır. Bu davranışı pek çok erkek ve
kadın izler. Ayşe, Emine ve Fatma Seher isimli savaşçılar, tarihe
geçmiş gerçek Türk kadın savaşçılardır. Güney cephesinde bir müfrezede
dövüşen tayyar Rahmiye, Fransızlar’a karşı savaşırken şehit düşer.
Gördesli Makbule, 1921’de evlendiğinin ertesi günü kocasıyla beraber
bir çete kurar ve dağa çıkarlar.
****** , Türk kadınına, ordu saflarında resmen ve üniformalı olarak
yer veren ilk generaldir, ilk askerdir. Bu konuda da bir yaratıcıdır.
Kurtuluş Savaşı ‘nda kendisiyle fikir arkadaşlığı yapan, karargâhında
görev alan Halide Edip Adıvar’a askerliğin ilk basamaktaki rütbesini,
“onbaşı”lığı verir.

C) CUMHURİYET DÖNEMİ VE TÜRK KADININA HAKLARININ VERİLİŞİ

******çülük’te kadın haklarına dönük olarak dikkati çeken en belirgin özellik, kadın-
erkek ayrımını ortadan kaldırarak hepsini “insan” kavramı içerisine almış olmasıdır.
****** ‘ün kendine özgü bir kadın anlayışı vardır. Bugün dünya
aydınlarının birleştiği ve Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın yaymaya
çalıştığı ileri düzeydeki görüşü, ****** çok daha önceleri dile
getirmiştir. 1923 yılında İzmir’de yaptığı konuşmada şöyle der :
“...şuna inanmak lazımdır ki, dünya üzerinde gördüğünüz her şey kadının
eseridir...” Yine aynı yıl şunları vurgular ****** ; “...bizim sosyal
toplumumuzun başarısızlığının nedeni, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz
ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir.
Bundan dolayı bir sosyal toplumun bir organı faaliyette bulunurken
diğer bir organı işlemezse, o sosyal toplum felçlidir..."
İşte sadece ülkemiz için değil, dünya devletleri için temel ilkelerden
biri, ******çülüğün ana felsefelerinden biri budur. Uygarlık
dediğimiz, çağdaşlık dediğimiz budur. ****** ‘ün 1923’lerden itibaren
üzerinde titizlikle durduğu ve uygulamaya koyduğu kadın hakları için
dünya ancak 1975 yılında birlik olarak çaba sarf etme gereğini
duyacaktır. Bu yılı kadın yılı ilan edecektir.
Kadın ve kadın hakları konusunda ****** ‘ün inkılaplarını daha iyi
anlayabilmek için, verilen hakları, belli alanlar içinde sınıflayarak
değerlendirmek, bu hakların tümüne yaklaşmak için daha kolay bir yol
olarak düşünülebilir.


1-EĞİTİM ALANINDA KADIN HAKLARI

1 Mart 1922’de T.B.M.M.’nin açılış konuşmasında ****** , Kurtuluş
Savaşı ‘nın en heyecanlı ve en telaşlı döneminde kadınlarımızın eğitimi
konusuna da değinebilecek gücü gösterebilmiş ve bu konuda, gelebilecek
bütün tepkilere rağmen, düşüncelerini hemen hemen ilk işaretini sözü
geçen konuşmasında vermiştir ; “...kadınlarımızın da aynı derece-i
tahsilden geçerek yetişmelerine atf-ı ehemmiyet olunacaktır...
Efendiler ! Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri
tahsilin hududu ne olursa olsun en evvel ve her şeyden evvel
Türkiye’nin istiklaline, kendi benliğine, ananat-ı milliyesine düşman
olan bütün anasırla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir... [22]”
Ardından daha bir yıl geçmeden 31 Ocak 1923 ‘de İzmir konuşmasında da
****** bu düşüncesinin üzerine gitmekte ve şöyle demektedir :
“...bizim dinimiz hiçbir zaman kadınların erkeklerden geri kalmasını
talep etmemiştir. Allah’ın emrettiği şey, müslimlerin beraber olarak
ilim ve irfan kazanmalarıdır. Kadın ve erkek ilim ve irfanı aramak,
nerede bulursa oraya gitmek ve onunla cihazlanmak mecburiyetindedir...
Türk toplum hayatında kadınlar ilmen, irfanen ve diğer hususlarda
erkeklerden kesinlikle geri kalmamışlardır. Belki daha da ileri
gitmişlerdir [23].
****** , tüm yurt gezilerinde ve meclis konuşmalarında kadınların
eğitimi konusunu ele almış ve 1920’li yılların ilk dönemlerinden
itibaren toplumu bu konuda bilinçli kılmak için her fırsatı
değerlendirmek istemiştir. Nitekim yine meclis kürsüsünden millet
temsilcilerine ve millete şöyle seslenecektir : “...milletimiz,
kuvvetli bir millet olmaya azmetmiştir. Bugünün gereklerinden biri de
kadınlarımızın her bakımdan yükselmelerini temindir. Binaenaleyh,
kadınlarımız da alim ve mütefennin olacaklar ve erkeklerin geçtikleri
bütün derecat-ı tahsilden geçeceklerdir. Sonra kadınlar hayat-ı
ictimaiyede erkeklerle beraber yürüyerek birbirinin muin ve müzahiri
olacaktır [24] ...”
Görülüyor ki ****** , Tanzimat döneminin özellikle saray, konak vb.
kapalı eğitimine de karşıdır. Yani kızlarımızın eğitilmesi yetmemekte,
ayı zamanda bunların, bu eğitimlerin sosyal hayatta da kullanılır hale
gelmesi de sağlanmalıdır. Nitekim çok kıssa bir süre sonra sağlanacak
ve kadın ile erkek birbirine destek olarak sosyo-ekonomik hayatı
yönlendireceklerdir.
Kadınların eğitimi, eğitim haklarının korunması ve verilmesi
konularındaki bu kararlı ses, bu azimli tutum hemen uygulamaya
konacaktır. 25 Ağustos 1924 günü Ankara’daki Muallimler Birliği’in
düzenlediği akşam yemeğinde konuşan ****** , öğretmenlere şöyle
sesleniyordu : “...Muallimler ! Erkek ve kız çocuklarımızın, aynı
suretle bütün tahsil derecelerindeki talim ve terbiyelerinin ameli
olması mühimdir. Memleket evladı, her tahsil derecesinde iktisadi
hayatta amil, müessir ve muvaffak olacak surette tecziz olunmalıdır. Bu
çok mühimdir, bilhassa nazarı dikkatinizi celp ederim. Tehdit esasına
müstenit ahlak bir fazilet olmadıktan başka, itimada şayan da
değildir... [25]”
****** ‘ü eğitim seferberliğine ve kadınların eğitilmesi işine iten
gerçeği rakamlarla ifade etmek istersek, Tedrisat Mecmuası’nın 1913
yılının Mayıs ayında yayınlanan 26. sayısındaki şu istatistiksel
bilgiyi verebiliriz : Osmanlı Devleti’nde Maarif Nazırlığı’nın
yönetiminde bulunan orta dereceli okul sayısı, 23’ü yatılı olmak üzere
94 ; yüksekokul ise sadece 17’dir. İlkokulların durumu ise; sadece
erkek çocuklarının devam edebildiği ilkokul sayısı 3083, sadece kız
çocuklarının devam edebildiği ilkokul sayısı 388, yabancı eğitim
görenlerin (azınlık ve diğer okullar) sayısı ise56’dır. İlkokullarda
eğitim yapan toplam öğretmen sayısı ise 6913’dür. Ancak bu toplamın
983’ünü bayan öğretmenler oluşturmaktadır. Tüm Osmanlı ülkesinde
ilköğretim yapan öğrenci sayısı ise toplam 243.445’dir. Bunların sadece
40.455’i kız çocuklarıdır.
Kız öğrencilerin eğitiminde yükseköğretim görmeleri şansı ancak %
11’dir. O da Meşrutiyet sıralarında olmuştur. Kız öğrenciler için
İstanbul Üniversitesi’nde açılan özel bölüm –ki adına İnas Darülfünun
denmekte idi- ilk kez 1917 yılında 18 kız öğrenciyi mezun etmiştir.
1918’de ise bu rakam ancak 10 olabilecektir [26].
Haydarpaşa Tıp Fakültesi’nde de ilk kez 1922 yılının Eylül ayında 7 kız
öğrenci alınmıştır. Bunlar 1927’de fakülteyi bitirmişler, 1928’de de
doktor unvanını almışlardır.
Osmanlı Devleti’ndeki bu eğitim düzeni ve özellikle kız çocuklarının
okuma hakları konusundaki tutumu ancak 1926 Medeni Kanunu ile yasal bir
değişikliğe uğrayacak ve Harp Okulları dışında tüm eğitim kurumlarının
kapıları, bir daha kapanmamak üzere kız öğrencilere de açılacaktır. Bu
nedenledir ki eğitim konusunda ilk reformist yasa, olarak 1926 Medeni
Kanunu gösterilebilir.
Tabii ki bu arada 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu da
unutmamak gerekir. Bu kanun, Tanzimat artığı ikili eğitimi yok eden bir
kanun olması yanında, Türk milli Eğitimi’ni, kadını ve erkeği ile Türk
insanını çağdaşlaştırma işlevi görmesi açısından da önemli bir
atılımdır.
1927 yılında Türkiye’nin bütün ortaokullarında karma eğiti başlamıştır.
Bu suretle Anadolu hayatı, yani kadınlı erkekli toplum düzeni, suni
ayrıntıları geç de olsa yenerek, örgün eğitimini içinde geç de olsa
kendisini gösterebilmiştir. 1 Kasım 1928’deki yeni Türk harflerinin
kabulü ile de kadınların önünde yeni bir ufuk açılmıştır. O tarihe
kadar yüzde 0 olarak kabul edebileceğimiz kadınların okuma yazma oranı
günümüze kadar hızla artmış ve artmaya devam etmektedir.

_________________


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://forumdost.eniyiforum.net
BiTiRiMcİCaSuS
:) SİTE MÜDÜRÜ :)
:) SİTE MÜDÜRÜ :)
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 162
Yaş : 22
Nerden : FaMiLyA ToKaT
İş/Hobiler : SİTE-METİN2
Lakap : MiNiK
TAKIM :
RÜTBE :
Kayıt tarihi : 10/01/09

MesajKonu: Geri: AtatÜrk, Cumhurİyet Ve TÜrk Kadini (GENİŞ ANLATIM)   C.tesi Şub. 14, 2009 6:20 pm

2- HUKUK ALANINDA KADIN HAKLARI

Kadınlar için yapılan
yasal gelişmelerin kökeni, belki de 24 Haziran 1920 tarihli önerge ve
buna bağlı olarak çıkan 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye’de yer
alan “egemenliğin kayıtsız şartsız milletin malı olması” ilkesine
dayanmaktadır. İlk kez “millet” kelimesi içinde kadın ve erkek ayrımı
yapılmaksızın “egemenlik” hakkına, Mustafa Kemal Paşa’nın önergesiyle
kavuşulacaktır.
1 Kasım 1922’de Saltanatın Kaldırılması, 3 Mart 1924’te de Hilafet
kurumunun son bulması, bir bakıma iktidar ve güç simgesi olan erkek
anlayışına da son vermekteydi. ******, 1923 tarihli bir konuşmasında
şöyle demektedir : “...daha endişesiz ve korkusuzca, daha dürüst olarak
yürüyebileceğimiz yol vardır. Büyük Türk kadınını ilmî, ahlakî,sosyal
ve ekonomik hayatta erkeğinin ortağı, arkadaşı, yardımcısı ve
koruyucusu yapmak yoludur [27]...”
Bu konuşmalar da yakın bir gelecekte yapılacak bir reformun
işaretleriydi. Nitekim, 4 Nisan 1926 tarihinde yayınlanan Türk Medeni
Kanunu, 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girecek ve bu kanunla Türk
kadınları belki de hayatlarında ilk kez yasal olarak evlenme işlemini
evlendirme memuru önünde ve tarafların rızasıyla yapabilecek ve yeniden
evlenmek isteyen kimsenin, eski evliliğinin ölüm, boşanma ya da bozma
kararı ile ortadan kalkmış olduğunu kanıtlamak zorunluluğu gibi çağdaş
hakları kazanacaktı.
Özellikle bu iki yenilik, Türk kadınının İslam dininden gelen ve sosyal
ezikliğe neden olan bir durumu, erkeğin birden fazla evlenmesiyle
ortaya çıkan bir durumu yasal bakımdan yok etmekte idi. Ayrıca eli bir
kadının “kuma” endişesini ya da haberi olmadan babası ya da vasisi
tarafından evlendiriliverme endişesini de ortadan kaldırmaktaydı.
Gerçek bir reform olan bu atılım, Osmanlı hayatının en önemli
özelliklerinden birini de bir daha geri gelmemecesine yok ediyordu.
Şüphesiz bu reformist tutum ve davranışlar, hakka, yaptırıma bağlanan
kararlara rağmen, uygulamada zaman zaman duraksamalar ve hatta
gerilemelere uğramaktadır. Bu tür tutumları belki de kadınlarımı
açısından sahip oldukları hakları korumaları, ya da haklarına sahip
çıkmaları için birer sınav dönemi olarak düşünmek mümkündür. Çünkü,
özümsenmeyen ya da sahip çıkılmayan hakların geleceği, her zaman kaygı
ile karşılanmak durumundadır.



3- SİYASAL ALANDA KADIN HAKLARI

Siyaset alanında kadınlara verilen hakları, eğitim ve hukuk alanında
verilen hakların bir devamı, kaçınılma bir sonucu olarak düşünmemiz
gerekir. Bu haklar, kadın-erkek eşitliğinin en somut kanıtıdır.
Siyaset alanında ilk yasa olarak 3 Nisan 1930 tarih ve 1580 sayılı
kanun gösterilebilir. Bu kanunun 23 ve 24. maddeleri ile Türk kadınına
ilk kez belediye seçimlerine katılma, seçme ve seçilme hakkı
tanınmaktaydı. Bu, ****** ‘ün yıllardır yapmak istediği ve bu amaçla
büyük bir kamuoyu oluşturduğu bir siyasi durum idi.
26 Ekim 1933 tarihli değişiklikle de Köy Kanunu’na, kadınların Köy
İhtiyar Heyeti’ne ve muhtarlığa seçilme ve seçme hükmü konmuştu ki bu
belki ilk siyasi yasadan çok daha temele hitap eden bir karardı.
Bu yasa değişikliğinden yaklaşık bir yıl sonra ****** ve arkadaşları,
5 Aralık 1934 tarihinde Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 10 ve 11.
maddelerinin şu hale gelmesini oybirliğiyle sağlayacaklardır ;
10. madde ; 22 yaşını bitiren kadın-erkek her Türk, mebus seçme hakkına
haizdir. 11. madde; 30 yaşını bitiren kadın-erkek her Türk mebus
seçilebilir.
****** bir kez daha ileri görüşlülük vasfını böylece kanıtlama olanağı
bulabilmekteydi. Bilindiği gibi o tarihte, yani 1934’lerde birçok
Avrupa ülkesinde kadın, bu iki haktan, ikisinden ya da seçilme
hakkından mahrum bulunmaktaydı. Bu ilk siyasi haklardan sonra tüm hukuk
mevzuatı incelenecek, tüm yasalar gözden geçirilecek, cinsiyet farkını
vurgulayan, ima eden ya da yoruma açık kelimeler vatandaş, kişi, her
kim, herkes, kimse ya da Türk gibi iki cinsi de kapsayan ifadelere
dönüştürülecektir [28] .
Anayasamızın son değişikliği içinde ilk milletvekili seçimi 1935
yılının Şubat ayında yapılmış ve meclise 18 kadın milletvekili
girmiştir. Aradan on beş yıl geçmeden 1950 yılında ilk kadın belediye
başkanına rastlanacaktır. 1971'de de ilk kez meclise kadın başkan
vekili seçilecektir.

4- SOSYAL ALANDA KADIN HAKLARI

Kadının toplumsal değerinin bilinmediği, anlaşılmadığı, azımsandığı
dönemlerde, toplumlar kalkınamamış, geri gitmişlerdir. Batı tarihinde
bunu açık örnekleri görüldüğü gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nun toplumsal
bünyesindeki çöküşün de başlıca nedenini, kadınların toplumdan
çıkarılmasında gören düşünürler vardır.
Bir kadının sosyal anadaki rolü, önemi ve katkısı ilk aşamada şüphesiz
aile düzeninden ortaya çıkmaktadır. Bu itibarla ilk aşamada kadının
anne olması vasfı üzerinde durmak gerekmektedir. Bu konuda ****** ,
Türk kadınına ve Türk toplumuna şöyle diyordu : “...bugünün anaları
için, gerekli vasıfları taşıyan evlat yetiştirmek, evlatlarını bu günkü
hayat için için gerekli faal bir organ haline koymak, pek çok yüksek
niteliklerin sahibi olmaya bağlıdır. Bundan dolayı kadınlarımız, hatta
erkeklerden daha çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya
mecburdur. Eğer gerçekten milletin anası olmak istiyorlarsa böyle
olmalıdır [29]."
Yeni Türkiye'nin sosyal hayatında kadın, öğretmenlik mesleği ile ilk
kez topluma katılır dersek yanlış söylemiş olmayız. İstanbul
Üniversitesi'ne 1921 yılından itibaren alınan kız öğrencilerin iş
hayatına atılmaları ile öğretmenlik dışındaki mesleklerde de kadınlar
görülmeye başlanmıştır.
Bu aşamada iş alanları içinde en çok itiraz, hekimlikte görülmektedir.
Toplum bu dalda uzun süre kadınları istemeyecek, ya da onlara
güvenmeyecektir. 1920'li yıllarda bu konuda gazete kupürlerinde tepkili
yazılar görmek mümkündür. Fakat yine de özellikle ****** tarafından
oluşturulan ortam sayesinde 1927 yılında ilk kadın doktorlarımız iş
hayatına atılacaklardır.
Bugün için sosyal ve ekonomik hayatın her aşamasında ve bu aşamaların
her düzeyinde kadının görev aldığını ve bunun en tutucu yaklaşımlar
içinde bile olağan karşılanmaya başladığını sevinçle görebilmekteyiz.
Bu ******'le gösterilmeye başlanan güvenin bir sonucudur.



SONUÇ :

Türk Aydınlanma Devrimi bir uygarlaşma hareketidir, topluma tamamıyla
yeni bir yapı kazandırabilme mücadelesidir. Kimilerine göre ise, Türk
aydınlanması, toptan bir kültür benimseme olayıdır. Bu uygarlaşma
mücadelesinin başarıya ulaşabilmesinin ilk koşulu da hukuk sisteminde
köklü bir değişikliktir. Çünkü, bir düzen olan kültürün gelişebilmesi
için, o düzeni kurup işleten hukukun da gelişmesi gerekmektedir.
****** devriminin özünde laiklik ilkesi bulunmaktadır. Dolayısıyla,
Türk hukuk düzeninin kaynağı din olamaz. Kaynak teriminden hukuka vücut
veren iradeyi anlarsak, Türk hukukunun kaynağı Türk ulusunun
vicdanıdır. Gerçekten, hukuk, temel çizgilerinde sanat, ifade biçimleri
ve töreler gibi halkın ruhunun bir ürünüdür. Böyle olunca, dinin Türk
hukuk düzeninde bir kaynaklık değerinin olmaması gerekmektedir, çünkü
din ulusun iradesiyle yarattığı bir ürün değildir. Öte yandan, din örf
ve adet olarak da hukukun kaynağı olamaz. Din, örf ve adet değildir.
Örf ve adet kurallarının kimi zaman din kurallarından esinlenmesi bu
gerçeği değiştirmez, çünkü örf ve adet toplumsal iradenin bir ürünüdür.
Oysa din kurallarının temel niteliği ise, ilâhî bir kaynaktan doğmuş
olmaları, dolayısıyla toplumsal bir düzenlemeye ihtiyaç duymamalarıdır.
******, bir kültür öğesi olarak hukukun değişmesini Türk devriminin
temel koşulu olarak görmüştür. Ona göre, bu değişiklik sırasında bir
başka hukukun benimsenmesi, eğer ilerici ve akılcı ise, son derece
doğaldır, zira ****** uluslararası kültür alışverişini kaçınılmaz
olarak görmektedir. ******'ün şu sözlerinde de ifade ettiği gibi:
"Ülkeler çeşitlidir, fakat uygarlık birdir."
Bu kültür alışverişi ve başka ülke hukuklarının benimsenmesiyle güdülen
amaç, çağdaş hukuk zihniyetine ulaşabilmektir. Bu zihniyetin temel
prensibi, "milli egemenlik" ilkesidir ve bu ilke zaruri olarak
"dogmaların etkisiz kılınması"nı gerektirir. Hukukta dogmaların etkisiz
kılınmasını sağlayacak araç ise "laiklik" ilkesidir. İşte Türk ulusunun
bu ilkelere sıkı sıkıya bağlanması ******'ün gösterdiği hedefe
ulaşmanın temel şartıdır.
19 mayıs 1919'dan ölümüne kadar ****** devrimleri ile gerçekleşen ve
değişen kadın hakları da Türk kadınına yepyeni ve çok modern bir statü
getirmiş bulunmaktadır. Bu dönemde başarılan işleri şöylece
özetleyebiliriz :
1-İstanbul'da aydın kadınlarımız savaşın başından itibaren mitinglerde
erkeklerle beraber ve bazen de yalnız olarak aktif görev almışlardır.
2-Savaşa cephe harekatında da geniş çapta ve fiilen silah kullanarak
katılmışlar, dövüşmüşler, şehit ve gaziler arasında yer almışlardır. Bu
suretle kadının savaşçılık gücü ve savaşın yürümesinde etkisi
bakımından 20. Yy. dünya kadınlarına, Türk kadını öncülük yapmıştır.
3-Sivas ve Erzurum Kongreleri sırasında kadın derneklerimiz de siyasi
mücadeleye katılmışlardır. Böylece siyasi hayata fiilen girilmiş, bunu,
Belediye Seçimleri'ne katılma ve milletvekili seçme ve seçilme safhası
izlemiştir.
4-İstanbul'da kızlarımız üniversitede erkeklerle beraber okuma eylemini
kendileri başarmıştır. Bu hareketle kadınlarımızın eğitim ve öğretim
olanakları artırılmıştır. Daha sonra anayasada yapılan değişiklik ve
kızlara da okuma zorunluluğu getirilmesi ve Tevhid-i Tedrisat
Kanunu'nun çıkarılması gibi olaylar, Türk kadının uygar milletler
düzeyinde eğitim ve öğretime ulaşmasını sağlamıştır.
5-Anadolu'da kızlar için okullar ilk kez bu dönemde açılmaya
başlanmıştır. Bundan sonra kızlarımızın meslek kadını olarak yetişme
çabaları da artmıştır.Türk kadınına bütün iş ve meslekler kapılarını
erkeklerle eşit koşullarda açmışlardır.
6-Medeni kanun çıkarılmış, kadın-erkek eşitliği sosyal ve hukuksal
alanlarda bir düzene konmuştur. Bu konuda da ****** Kadın Devrimi,
yalnız Doğu'ya değil, Batı ülkelerine de örnek olmuştur.
7-Kadınlarımızın giyim ve sosyal yaşama koşullarında hızlı değişmeler ve gelişmeler kaydedilmiştir.
8-Kadın konusunda yazarlarımız, düşünürlerimiz çoğaldığı gibi, kadın yazarlarımızın da birdenbire arttığı görülür.
9-Tüm bu gelişmeler "Türk anası"nın daha iyi yetişmesini ve bilgili
hale gelmesini sağlamış, dolayısıyla yeni Türk kuşaklarının daha
bilinçli, sağlıklı ve erdemli yetişmesine olanak sağlamıştır

_________________


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://forumdost.eniyiforum.net
Sponsored content




MesajKonu: Geri: AtatÜrk, Cumhurİyet Ve TÜrk Kadini (GENİŞ ANLATIM)   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
AtatÜrk, Cumhurİyet Ve TÜrk Kadini (GENİŞ ANLATIM)
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» ******'ten Anılar...
» DÜNYAYA YENİDEN GELSEYDİNİZ KİM OLMAK İSTERDİNİZ
» İsmet İnönü Hakkında Bilinmeyenler
» Sitenize Ait Uzantılı MSN İstermisniz (RESİMLİ ANLATIM)
» [SOSBLOG] Kullanici Rütbe Ayarlari(Videolu Anlatim)

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
FİLM | | OYUN | VİDEO | RESİM | MÜZİK | FİLM | İNDİR | AŞK | VE DAHASI... :: Dersler / Ödevler :: Tarih-
Buraya geçin: